Sonunda insanoğlu başına buyruk atomları bile evcilleştirmenin yolunu buldu, desene! Kuantum bilgisayarlarına bir yoğun bakımcı gözünden bakış.
Büyük veride üzerinde çalışabilmek ve yapay zeka uygulamalarını hızlı bir şekilde yapabilmek için piyasadaki en güçlü i9 işlemcili, 128 gb …vs lik bir bilgisayar aldım. Başta iyiydik ama Claude Code akıllandıkça daha çok düşünmeye başladı ve ben ne yapıyor diye seyrettikçe göz ağrılarım başladı. Ben de ne yaptım gene kitapçılara dadandım. Yapay zeka Fable 5.1 mi oldu en son, o düşüne dursun ben de kitaba çeviriyorum kafamı böylece ekran sürem kısalıyor. Bir yıldır unuttuğum kitap raflarında yeni neler var bakim dedim. İki hafta önce başlığında konusu olan kuantum işine bir gireyim yoğun bakımda ne yapabiliriz diye. Kendi çalışmalarıma şu anda bir katkı bulamamış ve kafamda bir çok soru işaretiyle bu işin peşini bırakmıştım. Bilim kitaplarının içinde MICHIO KAKU’nun yazmış olduğu Kuantum Üstünlüğü kitabı gözüme çarptı. Aklımdaki bazı soru işaretlerine cevap oldu henüz ilk sayfalardayım ama uzun zamandır bu kadar çok altını çizdiğim kitap olmamıştı. Anlayabildiğim kadarıyla sizinle paylaşmak istedim. Kitabın yazıldığı 2023 yılında bir çipe 80 milyar transistör sığarken, 2027’ye yaklaştığımız günlerde NVIDIA Rubin GPU 336 Milyar transistör içeriyor. Kitabın yazıldığı dönemde transistörlerin en ince katmanları yaklaşık 20 atom kalınlığındaydı. Bugün laboratuvarlarda, tek bir moleküler katmandan (S–Mo–S) oluşan ve kalınlığı yaklaşık 0,7 nanometre olan molibden disülfür (MoS₂) gibi iki boyutlu malzemeler deneniyor.
Tırnak büyüklüğünde bir çipten üst üste istiflenmiş transistörlere, oradan da tek tek atomlara.
"Çip
hâlâ tırnak büyüklüğünde, ama içindeki her bir anahtar artık atom ölçeğine
yaklaşmış durumda. Moore Yasası'nın" [iki
katına çıkma"] son yıllarda
transistör büyümesini fazla tahmin ettiğini ve gerçek büyümenin daha çok her 6,6
yılda bir iki katına çıkma yönünde yavaşladığını ortaya koymuştur. Dikey
istifleme: IBM, 2026 yılında "nanostack"
teknolojisini tanıtarak transistörleri dikey olarak üst üste yerleştirmiş
ve çip yoğunluğunu yaklaşık olarak iki katına çıkarmıştır. Tırnak
büyüklüğündeki bir çipe laboratuvar ortamında 100 milyar transistör
sığdırdığını iddia etmektedir. Günümüzde sektör, salt transistör sayısından
çok yapay zeka hesaplama gücü (Huang Yasası ),
enerji verimliliği (Koomey Yasası) gibi boyutlara daha fazla önem vermektedir.
Günümüzün
bilgisayarları mikroçiplerle çalışmakta ve halen 0 ve 1 dizilimi yöntemiyle bitlerle
işlem yapmaktalar. 1981–82’de Feynman düşüncesi günümüzde gerçekleşmiş
durumda 0 ve 1 dizilimi yerine atom durumlarını kullanarak transistörler yerine
atomları kullanarak bir atom bilgisayarı oluşturabilir miyiz? Günümüzde birçok
kuantum hesaplama platformu, bilgi kodlamak için doğrudan atomları veya atom
altı parçacıkları kullanmaktadır.
Elektromanyetik alanlarla hapsedilen
iyonların iç durumları kübit
olarak kullanılır.
İterbiyum, Baryum
ya da Kalsiyum gibi bir element
ısıtılıp küçük bir atom buharı oluşturulur. Lazerle bu atomlardan bir
elektron koparılır. Atom artık pozitif yüklü bir iyondur, yani elektrik alanına
tepki verir. İyon,
havası neredeyse tamamen
havası alınmış elektrotlardan
oluşan bir vakum
odasında hapsedilir (Paul tuzağı). Günümüzde bu elektrotlar çoğu
zaman tırnak büyüklüğünde bir çipin yüzeyine yerleştirilir. Sabit elektrik alanında
bir yük üç boyutta kararlı tutulamaz (Earnshaw teoremi). Bu nedenle saniyede
milyonlarca kez yön değiştiren bir radyofrekans alanı kullanılır. Alan iyonu bir yöne iterken diğer yönden
kaçmaya başlar, ama alan tersine döndüğü için geri itilir. Ortalamada iyon,
görünmez bir çukurun dibinde salınır. Bunu, eyer şeklinde dönen bir yüzeyde
topun düşmeden durmasına benzetebilirsiniz. Birden
fazla iyon da aynı tuzakta yan
yana dizilip birbirini iterek tespih taneleri gibi bir sıra oluşturur.
Aralarındaki mesafe birkaç mikrometredir.
Altın elektrotlu bir çipin üzerinde asılı duran iyon dizisi. Eyer biçimli yüzey, iyonu yerinde tutan dönen alanı simgeliyor.
Kübitlerin en büyük düşmanlarından biri ısıdır. Isı demek titreşim demek, titreşim de kübitin süperpozisyonunu bozan gürültü demek. Bu yüzden kuantum bilgisayarlar atomları ya da devreleri olabildiğince ‘dondurmak’ zorunda. Bunun iki yolu var. IBM ve Google’ın kullandığı süperiletken bilgisayarlarda çipin tamamı, mutlak sıfıra çok yakın (yaklaşık −273°C) sıcaklığa inen, insan boyunda ve avize gibi asılı duran soğutuculara konur.
Bu yüzden bu makineler pahalıdır ve evde kullanılamaz. İyon tuzaklı
bilgisayarlarda ise bir buzdolabı yerine iyonların kendisi lazerle tek tek
soğutulur. Ayrıca
bu sistemlerde de vakumu iyileştirmek için kriyojenik ortamlar kullanılır. Tuzağa
giren iyon hâlâ titreşir. Frekansı hafifçe ayarlanmış lazer fotonları, iyon
ışığa doğru hareket ettiğinde daha çok soğurulur ve onu frenler. İyon mutlak
sıfıra çok yakın bir hareket durumuna iner.
Lazer fotonlarıyla frenlenen bir iyon, telaşlı titreşimden neredeyse tam durgunluğa iniyor (temsili).
Sonunda insanoğlu başına buyruk atomları bile evcilleştirmenin
yolunu buldu, desene!
Kübit, iyonun iki elektron enerji seviyesidir (0 ve 1). Hassas lazer ya da mikrodalga atımlarıyla iyon bu seviyeler arasında çevrilir ve süperpozisyona sokulur. Okuma (gözetleme) floresansla yapılır. Yalnızca “1” durumundaki iyonu uyaran bir lazer gönderilir. İyon 1'deyse ışığı tekrar tekrar soğurup yayar ve parlar. 0'daysa karanlık kalır.
Hassas bir kamera ya da
foton sayıcı her iyonun parlak mı
karanlık mı olduğunu görür. Laboratuvarda bu iyonların kamera görüntüsü
gerçekten çekilebiliyor. Siyah zemin üzerinde
bir sıra parlak nokta olarak
görünüyorlar. Tek tek atomu çıplak gözle değil ama kamerayla “görmenin” mümkün
olduğu nadir sistemlerden biri.
Parlayan iyonlar “1”, karanlık kalan iki iyon “0”. Gerçek laboratuvar görüntüleri de buna çok benziyor.
Kuantum durumları son derece kırılgandır ve çevresel
gürültüden kolayca etkilenir. Şu anda "hataya dayanıklı kuantum
hesaplama" hala en zorlu hedeflerden biridir; IBM gibi şirketler 2029
yılına kadar ilk büyük ölçekli hataya dayanıklı kuantum bilgisayarını
tanıtmayı planlamaktadır.
Gelecekte
hesaplamalar muhtemelen klasik ve
kuantum bilgisayarların birlikte çalıştığı hibrit modeller olacak gibi
görünüyor. Telefon ve PC’lerimiz günlük görevleri yaparken, bulut arkasındaki kuantum bilgisayarlar bilim insanlarının daha önce çözülemeyen karmaşık
problemlerin üstesinden gelmesine yardımcı olacaktır.
Kuantum
bilgisayarların güçlü yönü, moleküler simülasyon, büyük sayıları çarpanlara
ayırma gibi belirli problemlerdir.
Atom altı
parçacıkların dünyası 0 veya 1’den
çok daha karmaşıktır. Atomlar dönen bir topaç gibi içinde bulundukları manyetik
alana göre yukarı veya aşağı hizalanabilirler. Bu ikisi arasında herhangi bir kombinasyonda
dönme gösterebilirler. Atomların dairesel dönme hareketlerinin kombinasyonları
sonsuz çeşitlilik gösterebilir. Kaku’nun
kitabında verdiği açıklama kuantumu anlamamı sağlayan paragraf oldu. “
Atom zamanının %10’luk kısmını yukarı yönlü %90 ‘ının ise aşağı yönlü dairesel
hareket yapabilir. Ya da zamanının %65’inde yukarı yönlü %35 inde ise aşağı
yönlü dairesel hareketler de yapabilir.
Masaya
bir para koy. Ya yazı gelir ya tura, değil mi? Bilgisayarların içindeki küçük
bilgi parçaları da böyledir: ya 0'dır ya 1. Şimdi parayı havaya at ve dönerken
düşün. Dönerken ne yazı ne tura diyebilirsin, ikisinin de şansı var. Ancak
yakalayıp baktığında biri çıkar. Kuantum bilgisayarlardaki ‘kübit’ de buna
benzer: sen bakana kadar 0 ile 1 arasında bir karışım hâlindedir, baktığın anda
birini seçer. Ama işin sihirli kısmı başka. Kübitler birbirleriyle de etkileşime girebilirler.
Dijital bitler bağımsızdırlar ama kübitler sayıları arttıkça olası etkileşim
sayıları ikiye katlanır. Kübitler bitlerinin aksine birbirleriyle etkileşime
girebilirler. Buna dolanıklık
adı verilir.
Dönen para ne yazıdır ne tura. Yakalayıp baktığınızda biri seçilir.
Yahu
ben kuantum dolanıklığı diyorum, hatun ev dağınık çamaşırları katla diyor 😊 Bilim
yapmak zor bizim evde.
Neyse
havuza iki taş atınca oluşan dalgaları hiç izlediniz mi? Bazı yerlerde dalgalar
birleşip büyür, bazı yerlerde birbirini yok eder ve su düzleşir. Kübitlerin
içindeki ihtimaller de dalga gibi davranır. Kuantum bilgisayar bu dalgaları
öyle ayarlar ki yanlış cevaplar birbirini silsin,
doğru cevap büyüsün. Böylece bazı zor
bulmacaları normal bilgisayarlardan çok daha hızlı çözebilirler. Günümüz kuantum
bilgisayarlarının kullandığı fiziksel kübit donanımdaki ham, gürültülü
birimdir. Mantıksal kübit ise birçok fiziksel kübitin hata düzeltmeyle
birleştirilmesinden oluşan güvenilir birimdir. Gerçek hesap için önemli olan
ikincisidir. Mantıksal kübit sayısında rakamlar onlar düzeyinde.
Microsoft ve Quantinuum’un H2 sistemi (2024'te duyurulan, 2026'da Nature'da
yayımlanan) yaklaşık binde 2 mantıksal hata oranıyla 12
mantıksal kübit gösterdi. Bu sonuç
önemli, çünkü düzeltilmiş hata oranı alttaki fiziksel hata oranının altına
indi. Daha büyük bir sayı da
raporlanmış: IBM ve Chicago Üniversitesi, Temmuz 2026'da 70 mantıksal kübitle
bir deney bildirdi. 2.415 mantıksal iki-kübit işlemi ve 468 T kapısı
çalıştırılmış, mantıksal hata oranı fiziksel oranın 10 kat altında kalmış. Düşük
hata oranı, yüksek kübit sayısından daha önemli olabilir.
Dalgalar bazı yerlerde birbirini büyütüyor, bazı yerlerde siliyor.
Bir
kuleyi Lego’larla yükselttiğini düşün. Her parçayı takarken çok çok küçük bir
ihtimalle yamuk takıyorsun, diyelim bin parçada bir. ‘Bu çok az’ dersin, değil
mi? 10 parçalık küçük bir kule yaparken neredeyse hiç sorun çıkmaz. Ama bin
parçalık dev bir kule yaparsan, bir yerde mutlaka yamuk bir parça olur ve kule
eğilir. On bin parçalık bir kulenin düzgün çıkması neredeyse imkânsızdır.
Kuantum
bilgisayarlar da böyle çalışır. Her işlemde küçük bir hata yapma ihtimalleri
var. Kübitler çok hassastır: küçük bir titreşim, biraz ısı ya da bir manyetik
dalgalanma onları bozabilir. Kısa bir hesap yapınca sorun olmaz, ama uzun ve
zor bir hesapta hatalar birikir ve sonuç yanlış çıkar.
Bilim
insanları bunu nasıl çözüyor? Önemli bir bilgiyi tek bir arkadaşına değil, üç
arkadaşına söylediğini düşün. Sonra bilgiyi geri istediğinde ikisi aynı şeyi
söylüyor, biri farklı söylüyorsa, ikisine inanırsın. Kuantum bilgisayarlar da
bir bilgiyi tek kübite değil, bir kübit ekibine yazar. Ekipteki bir kübit hata
yaparsa diğerleri onu fark edip düzeltir. Böyle güvenilir bir ekibe ‘mantıksal
kübit’ denir.
Yani
bir kuantum bilgisayarın ne kadar iyi olduğunu anlamak
için ‘Kaç kübiti var?’
diye sormak yetmez. ‘Ne kadar az hata yapıyor?’
diye de sormak gerekir.” Bin kübitiniz olsa bile her yüz adımda bir
bozuluyorsa, uzun bir hesabı bitiremezsiniz.
Bugün
onlarca mantıksal kübitteyiz, işe yarar büyük hesaplar için birkaç yüz ile
binler gerekiyor. 300 kübitin evrendeki atom sayısından fazla durumu temsil eder
(n kübit → 2ⁿ). Teknolojinin üstel hızla geliştiği bu dönemde, şirketlerin yol
haritalarına bakılırsa bu aşamaya gelmek çok uzun sürmeyebilir.
Yani haberlerde bir kuantum rekoru gördüğünüzde üç soru
sorabilirsiniz:
Bu fiziksel mi mantıksal kübit mi ?
Hata oranı ne?
Kaç adımlık bir hesap çalıştırabiliyor?
Bu
kübitlerle art arda kaç işlem yapılabildiği (Devre derinliği) önemli.
Birkaç adımda bozulan bir sistem büyük bir hesabı bitiremez. IBM’in hedeflerini
“200 mantıksal kübit, 100 milyon kapı” diye vermesinin sebebi bu.
Michio
Kaku şöyle yazmış “Yeryüzünün en önemli süreçlerinden biri olan fotosentez,
oda sıcaklığında gerçekleşen bir kuantum mucizesi örneğidir. Doğada var olan bu
mucizevi tutarlılığın nasıl gerçekleştiğini çözebilirsek yaşamın sırrını
da çözebiliriz. “
Bugün
başucunda doğrudan bir Yoğun bakım pratiği yok. Yakın vadede dolaylı yollar
var: ilaç ve molekül simülasyonu, büyük optimizasyon problemleri. Kuantum
algılayıcılar ise kuantum bilgisayarlardan daha önce kliniğe girebilir.
Peki
yoğun bakımda bunun ne anlamı var?
Gelecekten bir kare: yatak başında hafif bir kuantum algılayıcı başlıkla beyin işlevini izlemek (temsili).
Dürüst
olayım bugün yatak başında kuantum bilgisayarla yapılan bir yoğun bakım
uygulaması yok, yakın zamanda olacağını da sanmıyorum. Ama kapı dört yerden
aralanıyor. İlki, belki de en yakını, kuantum algılayıcılar. Bunlar bilgisayar
değil. Atomların manyetik alana karşı olağanüstü duyarlılığını ölçüm aracına
çeviren cihazlar. Optik pompalı manyetometrelerle beynin ve kalbin ürettiği çok
zayıf manyetik alanlar, dev soğutuculara gerek kalmadan, başa takılan hafif bir
başlıkla ölçülebiliyor. Bugün klinik araştırma aşamasındalar. Bir gün bilinci
kapalı hastanın beyin işlevini yatak başında izlemenin yeni bir yolu
olabilirler.
İkincisi
ilaç ve molekül simülasyonu. Bir antibiyotiğin bakteri enzimine nasıl
bağlandığını, direncin nasıl geliştiğini atom düzeyinde hesaplamak klasik
bilgisayarları zorlayan bir iş. Kuantum bilgisayarların doğal olarak iyi olduğu
alan da tam olarak bu. Sepsis ve dirençli enfeksiyonlarla boğuşan biz yoğun
bakımcılar için umut verici, ama bunun için yıllar gerekecek.
Dördüncüsü
en az konuşulanı ama belki de en somutu: hasta verisinin güvenliği. Yeterince
güçlü bir kuantum bilgisayar, bugün hasta kayıtlarını koruyan şifreleme
yöntemlerinin bir kısmını kırabilecek. "Şimdi topla, sonra çöz" diye
anılan risk de bu: Bugün çalınan şifreli veri yıllar sonra açılabilir. ABD
Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST) 2024'te kuantuma dayanıklı
şifreleme standartlarını yayımladı. Hastanelerin bu geçişi şimdiden planlaması
gerekiyor.
Son
olarak bir uyarı: Önümüzdeki yıllarda "kuantum yapay zekâ sepsisi önceden
tahmin ediyor" gibi başlıklar göreceğiz. O zaman yukarıdaki üç soruyu
hatırlayın: Fiziksel mi, mantıksal mı? Hata oranı ne? Kaç adımlık bir hesap?
Bir de dördüncüsünü ekleyelim: Aynı işi klasik bir bilgisayar da yapabiliyor
muydu?
Bunlar
benim 10 sayfa kitap okuyup yaptığım çıkarımlar. Hele kitap bitsin, farklı
çıkarımlarımı mutlaka paylaşırım.
Sağlıcakla.
Doç Dr. Serdar Efe
serdarefe@uludag.edu.tr
Görseller yapay zekâ ile üretilmiştir (Higgsfield); temsili niteliktedir.










Yorumlar
Yorum Gönder
YOBAKAP Forum