15 Eylül 2020 Salı

Kimine düğün, kimine ...

 

Yazmak hep aklımın bir kenarında olmasına rağmen yazmanın beni rahatlatamayacağı kadar yorucu ve bitik günler yaşadım. Günü kazasız belasız atlatmak derler ya hemen her günü çok şükür bugün de bitti, dinlenebileceğim diye bitirdim. 

Mart 18 de ilk malum virüs vakamızı aldığımızdan beri ortalama günlük en fazla vaka sayımız 5 iken son bir aylık dönemde sadece bir gecede 4-5 ağır COVID- ARDS vakası almaya başladım. 

Önceden şüpheli vakaları ekarte etmek için verdiğim emeği şimdi pozitif yeni ağır vakalar için vermeye başladım. Olağanüstü zamanlardan geçerken hele yoğun bakım uzmanıyken konforumun peşimden koşturacak halim yoktu ama 34 yatağa tek başıma bakarken 25’i pozitif bir de icapçısın deyip akşamın bir saatinde evimde biraz olsun dinleneyim diye uğraşırken, 500 metre ilerdeki yoğun bakıma hasta almam istendiğinde hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yapıp “yeter artık üstüme bu kadar da gelmeyin!!!” deyip telefonu kapattım, mesleğimi sorgular hale geldim. 

Yazdıkça aklıma geliyor, yine bugünlerde beni üzen başka bir olay daha oldu. Alnımdaki çizgilerde saçımdaki beyazlarda yer eden; 6 yıl tıp eğitimimi ve 5,5 yıl iç hastalıkları asistanlığını yaptığım (o zamanlar 5 yıldı normal süreç) Eskişehir Osmangazi Üniversitesi öğretim görevlisi kadrosu için beklediğim kadronun açılmadığını öğrendim. 

Şimdi bile yazarken içim ürperiyor. Üç yıldır iç hastalıklarından hocalarımla sağ olsunlar sürekli irtibat halindeydik, hatta olur mu diye zorunlu hizmet için bile beni alıp rektörlüğe götürdüler, böyle bir şey mümkün değil sen zorunlu hizmetini bitir gel zaten ihtiyaç var diyen yöneticilerimiz görüşme talebini bile kabul etmediler, puanım fazlasıyla yeterli olmasına rağmen bazı hocalarımız yetersiz olduğunu iddia edip işi yokuşa sürdüler. 

Benim ilk eşimden yavrum da Eskişehir’de yaşıyor bu nedenle biraz olsun yakınında kalmaktı arzum. Edirne’de yoğun bakım yan dalımı yaparken üniversitemizin daha öncesinde otopark olarak kullanılan alanına yapılan yoğun bakım hastanesinin inşaatının etrafında dolanırdım izine her geldiğimde. Camları da takılmış, eski hastane bloğuna bağlantı da yapılmış….. 

Açılış süreci uzadıkça ya derdim Yüce Mevla’m bu kadar mı olur tam ben yoğun bakımcı oldum yeni hastane nasip ettin. Benim zorunlu hizmetimin bitmesine anca yetişecek. Bu yoğun bakım hastanesinde de Üniversitemiz’in Kurucu Rektörü merhum gastroenteroloji hocamız Esat ERENOĞLU hocamızın adı yaşatılacak, benim de vizitlerine derslerine katılma imkanı bulduğum değerli hocamızı rahmetle anıyorum.




Yani benim için süreç aklımda sadece zaman meselesiydi. Zaman geldi, dosyamı verdim, hani o ilanlar var ya bir arkadaşımın tabiri ile “kırmızı gözlüklü yoğun bakım uzmanı olmak” diye beklerken hiçbir şey olmadı ilana çıkıldı ama ismim yoktu. Bu konuda hiç kimseye kırgın ya da kızgın değilim, işte şu hoca istememiş, bu hoca kendi bölümüne kadro açmış, bu hoca hastanede dahiliyeci yoğun bakımcı istemiyormuş…..vs.

 Bu durum benim hayatımda tek üzücü durum değil ona buna bahane bulmak ağlanmak benim hayat tarzım değil. Bu olmadıysa evren bana daha mutlu olacağım fırsatlar sunacaktır belki de kim bilir. Üzücü olay deyince aklıma geldi, İlk defa evleniyorum o ilk dans parçası var ya işte o parça ben ne bileyim gelinle damat o parçayı özel olarak seçermiş, her şeyin ilki zor oluyor tabi, biz kalktık dansa bir de ne çalsa beğenirsiniz son günlerin popüler parçası “Neler oluyor bize, neler oluyor bize” gülsem mi ağlasam mı, çocukluk işte 22 yaşında evlenmeye kalkarsan. Neyse ikinciye evleniyorum bu sefer deneyimliyim ya hemen parça seçelim diyorum bu sefer de sürpriz olmasın. Bizim hatun benim bloğu pek okumaz o yüzden rahat anlatıyorum bunları aramızda kalsın. Kayınvalidem güzel bir parça duymuş hah tamam o olur diyorum, adı neydi? “?…?..” vallahi hatırlamıyorum şimdi Eskişehir’li bir sanatçımızın, bulunca linkini atacağım yazımın üstüne. Bu sefer ne olsa beğenirsiniz davetliler hazır biz 8-10 adımlık merdivenden dumanlar meşaleler içerisinde arzı endam ederken tam düzlüğe ulaşıp 3-5 adım atmıştık ki, o son adımı atmayacaktım. Gelinliğin duvağına basmamla eşim geriye kaykıldı, sonrasında da duvağı ne kadar takmaya çalışsam da tutturamadım, kızcağız ilk dans parçası boyunca somurttu. Şarkısı bile var “Duvaksız gelin olmaz “ diye ama oluyormuş işte. Duvak önemli çok uzun olmamalı mümkünse yerden sürünmemeli. Bu yazdıklarımı bir arkadaşıma anlatmıştım. “Senin bu anlattıklarını ben rüyamda kabus diye görüyorum” demişti. Tabi şimdi anlatması kolay. 

Diyeceğim o ki Allah hepimize sağlık versin yavrularımızı iyi insanlarla karşılaştırsın. Hepimiz ne travmalar yaşıyoruz, gün geliyor gülüp anlatabiliyoruz.

Durmaksızın öten cihazlar arasında, yakınlarının ilgisinden uzak, yalnız başına ölüm korkusu içindeki hastalarıma bir nefes olmak her şeyden önemli. O hastanede olmuş bu hastanede olmuş hiç umurumda değil. Kendimi yerlerine koymayı beceremiyorum, yapamıyorum üç evladımdan ve eşimden, sevdiklerimden habersiz, belki de hiç çıkamayacağım bir odada dünyadan habersiz…

Neyse bitireyim artık.

Üzüldüm mü üzüldüm.

Kırıldım mı kırıldım, moralim çok bozuldu, konsantrasyon bozukluğu yaşadım, uykusuzluk yaşadım, depresyon muydu zannetmem, iştahım hiç azalmadı, şimdi de konusu açılmazsa aklıma bile gelmiyor.

Çok şükür en azından şimdilik sağlıklı nefes alabiliyorum, çok şükür.

Kaybettiğimiz meslektaşlarımızı saygıyla anıyorum, mekanları cennet olsun.   





30 Mayıs 2020 Cumartesi

“Ya o canın boğaza gelip dayandığı zaman!”


Bu COVID 19 sürecinde neler yaşadık?
Hazırlandık bekledik, nelerle karşılaşacağız neler yapacağız. Hangi tedavileri vereceğiz?
Bir şekilde kervanı yolda düzdük gibi olduk.
İlk hastalarımızı alınca Çin’den gelen haberlerin etkisiyle hemen entübe ettik. Ancak bu hastalar farklıydı, ARDS ye aşinaydık hepimiz prona alıp bildiğimiz mekanik ayarlarıyla bir şekilde hipoksemiyi çözdük ama septik şoka girdi mi bu hastalar çok hızlı ilerlediler, sekonder enfeksiyondur diye geniş spektrumlu antimikrobiyaller de ekledik ama olmadı.
Mecburen CVVHDF’lere bağladık korksak da virüs maruziyetinden. Gördük ki destek tedaviler nafile Çin’den gelen favipiravirden çok şey bekledik önceleri. Başlarda biraz engelledi gibi vakaların ağırlaşmasını ama yataklı servislerde de verilebilmeye başlandı mı daha ağır hastalar gelmeye başladı.
Mortaliteler görmeye başlayınca hastalığın önünde duramamanın çaresizliği ve bu çaresizliğin verdiği umutsuzluk! Canı boğazına gelen ama bilinci de bir o kadar iyi olan insanlara yardım edememenin çaresizliği ve bunun verdiği acıyı hiçbir zaman unutmayacağım.
Bir aylık sürecin sonunda artık hastalığı daha iyi tanımaya başladık.  Baktık ki doktorundan hemşiresine oda destek ekibinden temizlik görevlilerine kadar çok şükür hiçbirimiz enfekte olmamışız.
Aşırı iş yükünden yakındığımız şehir hastanemiz bu süreçte dip dibe olmayan izole odaları sayesinde bu sefer işimizi kolaylaştırdı.
Tekli izole odaları sayesinde personel korunurken diğer hastaların kontaminasyonu nu da önleyebildik.
Bundan aldığımız cesaretle ve erken entübe ettiğimiz hastaların kötü sonuçları nedeniyle negatif basınçlı odalarımızda nazal yüksek akım O2 (HFNO) desteği vermeye başladık.
Aynı vakitlere denk gelen zamanlarda iyileşen hastalarımızın immun plazmalarını yeni ağır vakalarımızda kullanmaya başladık.
Yine aynı hafta içinde sitokin fırtınasının bakteriyel sepsisten farklı olarak Tocilizumab tarafından durdurulabildiğini deneyimledik.
Hastalarımızı sağa çevirdik, sola çevirdik, hatta bazan yatak başlarını dümdüz pozisyona getirdik. Hastalar hoşlaşmasa da bazan pron pozisyona çevirdik. Hepsi biraz daha satürasyonları yükselsin oksijeni kısalım O2 toksisitesinden koruyalım diye.
Bu Tocilizumab- immün plazma ve HFNO üçlüsü kombinasyonunu kullanmaya başlayınca en ağır ARDS tabloları bile entübe olmadan hayatta kalmayı başardılar.




Bu sefer acaba iyi mi yapıyoruz, ne pahasına diye düşünmeye başladık. Küçücük buzlu cam lezyonları bile fibrozisle düzelirken, YBÜ ye geldiklerinde akciğerlerinin %70-80’i tutulan COVID-ARDS hastaların gelecekte ne yaşayacaklarını tahmin edemiyoruz. Bu da servise taburcu olan bir hastamızın 2L/dk nazal o2 alırken BT'si.

   


Zaten birçoğu YBÜ’den çıkarken küçücük bir eforla dispne yaşayan ve O2 bağımlı hastalar olarak çıkıyor. Bu arada mezenkimal kök hücre verme imkânımız olan hastaların fibrozisi acaba daha kısıtlı mı olacak?
Yoksa entübe etmemek marifet değil, oksijen toksisitesine neden olmayın, entübe edin diyen grubun hastalarında fibrozis ve mortalite daha az mı olacak?
Vakalar bildirildikçe sanırım 6 ay içinde bir fikrimiz olacak. En büyük korkum “Beni neden bırakmadınız, bu şekilde yaşamama neden izin verdiniz” Diyen insanlarla karşılaşmak. Yine Çin’de bilateral akciğer nakli olan bir vakayı duyunca endişem artıyor.
Neyse ilk travmayı bir şekilde kontrole almanın rahatlaması yanında “tarihin tekerrürden ibaret olması” 1918 İnfluenza salgınının deneyimlerinden 2. ve 3. atakların çok daha sancılı olacağı düşüncesi.
Bu arada iki gün COVID polikliniği yapan hekime tavandan ödeme yapıp, COVID hastasının yemeğini yedirip, altını temizleyen, yeri geldiğinde nazını, yeri geldiğinde hakaretlerini çeken, tekmesini yiyen, CPAP uygulayan hemşiresine, temizlikçisine ek ödeme verilmemesini anlamsız buluyorum. Mesai arkadaşlarımın tepkilerini haklı buluyor ve onları tükenmiş görüyorum.
“Ya o canın boğaza gelip dayandığı zaman!”
Yoğun bakım çalışanları orada olacak ve her şeye rağmen herkes elinden gelenin en iyisini yapacak.
Kalın sağlıcakla.

"Bel ile kaburgalar arasından çıkan su"




Kur’an-ı Kerim’in Tarık Suresi 6. ve 7. Ayetleri insanın fırlayan bir suyun parçacığından yaratıldığını ve o suyun bel ile kaburgalar arasından çıktığını belirtiyor bu hep kafamı kurcalardı. Bu akşam radyoloji Profesörü Tamer Hoca’nın evrim ile ilgili 5 dakikalık bir videosuna denk geldim. Recurren sinirin neden ters açılandığını  anlattıktan sonra, testislerin beslendiği arterlerin nereden başlangıç gösterdiğini de resimlerle çok güzel özetlemiş hocamız.

Bir anda bu ayetleri hatırladım. Testislerin kendine yakın ana arterlerden değil de nereden kanlanmasını sağladığına dikkat edince şaşırdım. Anatomi ikinci sınıfta kaldı biraz, biraz da TUS sınavına çalışırken. Biraz da ihtiyaç olunca girişimlerde yolumu bulmak için. Bu nedenle internette bir araştırma yaptım, o zamanlar bu kadar metaryel yok bir anatomi atlası vardı, bir de yemek tarifi gibi kırmızı bir kitap hatırlıyorum. Anatomi atlası yazdım yüzlerce sayfa açıldı. Tıp gelişti iftihar etmek lazım. Netice itibariyle Testisi dolduran sürahi neymiş. Suyun kaynağı neresiymiş? Hatırlamış oldum.


 

Tarık Suresi'nin ayetlerinde fırlatılan suyun nereden geldiğinden (insanın fırlayan bir suyun parçacığından yaratıldığını ve o suyun bel ile kaburgalar arasından çıktığını) bahsediyor olabilir. Bu da hekim olarak benim yorumum. Testislere taşınan suyun kaynağı kaburgalarımız ile belimiz arasındaki damar yapıları olabilir diye düşünüm bu akşam. Belki de.  



“Doğrusu, biz insanı karışım olan bir damla sudan yarattık. Halden hale geçiririz onu. Sonunda onu işiten ve gören yaptık.” (İnsan, 76/2)
  
“O, odur ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı. Ve insanın yaratılışına çamurdan başladı. Sonra, onun neslini bir özden, hor görülen bir sudan oluşturdu.” (Secde, 32/7-8)

 “Sizi basit bir sudan yaratmadık mı?” (Mürselat ,77/20)



“Ya o canın boğaza gelip dayandığı zaman!”

Bu COVID 19 sürecinde neler yaşadık? Hazırlandık bekledik, nelerle karşılaşacağız neler yapacağız. Hangi tedavileri vereceğiz? Bir şeki...