“Bir kafesten kurtulmanın kaç yolu vardır?”

 

Son yedi günüm Eskişehir Şehir Hastanesi’nde. Okan Bayülgen’in “Uykusuzlar Kulübü” adlı programını izlerken halının üzerinde uyuyakalmışım, ne kadar vakit geçti bilmiyorum, eşim uyandırdı yerine geç diye. Hoş son yavru doğduktan sonra yerim neresi o da belli değil ya:) Saat 02 olmuş, yattım ama uyku gitti bu sefer. İçimde bir heyecan. Aksilik olmazsa 1 Aralık günü Uludağ Üniversitesi’nde İç Hastalıkları ABD’da öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlayacağım. Nasıl olacak, kimlerle tanışacağım, nasıl bir ortamım olacak, hayal ettiğim gibi olacak mı her şey? Dört yıl aradan sonra tekrar üniversite ortamına geçecek olmak çok değişik bir duygu.

Son dört yılda yaşadıklarım çok defa kendimi sorgulamama neden oldu. YB uzmanı sayısı hastanemizde başlangıçta ikiydi, şehir hastanesinde çalışanlar bilirler, iş yüküm çok fazlaydı (3,5 yılda 3200 hasta), çalışmayanlar ya da henüz çalışmayanlar belki de hiç bilemeyecekler, anlatılmaz yaşanır diyelim. Sanırım hastanedeki 8. ayımdı bir nöbet çıkışı (7 YB da 7 ex, 25 bin adım) aynanın karşısına geçtiğimde kırk yılda emek emek büyüttüğüm göbeğimin yok olduğunu gördüm, o an büyük şaşkınlık yaşadığımı hatırlıyorum. Şöyle düşünmüştüm:

Fındık topla fındık ye, fındık topla fındık ye…hayatın anlamı bu mu?

Tamam çok yoruluyordum ama neredeyse 15 yıl süren (6+5,5+3,5) üniversite deneyimi sonrası hayatımda ilk defa borçsuz bir hayata kavuşmanın verdiği rahatlık da vardı. O dönemde üniversiteden kalma titizlenme formlar oluşturma, checklistler yapma, yaptığın her şeyi yazma, hasta yakınlarını her gün bilgilendirme…vs gibi beni yavaşlatan şeylerden sıyrılmaya ve pratikleşmeye başladım. Son 3,5 yılında mesai arkadaşlığı yaptığımız Pratisyen Dr arkadaşım, artık kardeşim diyebilirim Cansu’nun da gelmesiyle bazı günler 42 hastaya çıktığımız bile oldu. O dönemde madem bu işi bu şekilde götürmek zorundayım, mesai saatlerini biraz daha eğlenceli hale getireyim diye düşündüm artık çok daha pratikleşmiştim, her şeyi bir kenara bırakıp yarım saat kadar kahve molası vermeye, bu arada biraz plak dinlemeye, edebiyat dergilerinden bir iki deneme şiir okumaya, annemin dediği gibi “olan şeylerden bahsetmeye” (asla dedikodu değil) başladım. Adeta hızlı tren moduna giren hayatımı biraz olsun yavaşlatmaya camdan dışarı bakıp manzaranın tadını çıkarmaya hayatı duyumsamaya karar vermiştim ki kader ağlarını ördü ve COVID-19’u gönderdi. Öncesinde 40 hasta bakıyordum belki ama toplasan 10 tanesi kritik diğerleri bakım hastası modundaydı ama COVID-19 öyle mi, 23-30 hasta ve hepsi kritik (dile kolay iki yıl), sürekli alert haldesin, neyse o konuya hiç girmeyeyim. Eski evlilik gibi oldu sanki hiç öyle şeyler yaşamadık, ateş yine düştüğü yeri yaktı, düşününce çok acılara tanıklık ettik ama geçti.




Son dönemde hastanede sayımız 6 YB uzmanına çıktı, hasta sayımız tolere edilebilir sayılara düştü, icaplarımız azaldı, gelirimiz biraz daha toparladı ama çoğumuz 40’lı yaşlardayız ve halen asistan gibi çalışıyoruz, çok daha fazla sorumluluğumuz var, vizit, ertesi gün tetkik planları, konslar, radyolojik tetkik planlamaları, o hastaların transferleri esnasında yaşanan stresler, hasta yakınlarını bilgilendirme, trakeotomisini, kateterini açma, bilumum girişimsel işlemler, mesai içi icap gününüzde mevcutların üzerine 6-12 hastayı daha kabul etme, yasal sıkıntı yaşama riski ve diğer bölümler olan etkileşiminizden bahsetmek istemiyorum.

Neredeyse tüm arkadaşlarımın düşüncesi “Nereye kadar bu işi böyle devam ettirebiliriz ?”. Bu durum çok bunaltıcı. Bitcoin desen herkes kaptırdı parasını, COVID herkesi kumarbaz yaptı, ya borsa da düşerse? Buradan yeni uzmanlığını alan ve şehir hastanelerine başlayacak arkadaşlara tavsiyem olsun, ne kadar değişir bilmiyorum ama 12 hasta bakmanızla 25 bakmanız arasında maddi açıdan çok fark olmuyor, sizi koordinatör gibi bir şey yapacaklarsa, bu şekilde çalışan arkadaşlarımıza sorun artısı ve eksisini, mümkünse 8-12-17 yataklı bir YB’a sorumlu olabiliyorsanız en güzeli. Baştan kuralınız olsun. Ben bu kadar bakabiliyorum deyin. İcapçı da olsam, mesai sonrası 112’nin telefonlarını artık açmıyorum, iki yıl boyunca sürekli evden arandım, bizler hastanenin icapçısıyız, komutanın değil, hastanede nöbetçiler var, gerekirse beni ararlar diyorum artık, olağanüstü bir durum olduğunda yöneticiler arıyor zaten.  Diyeceğim o ki YB yan dal eğitimine başlayan sayısı oldukça azaldı. Yeni uzman olanlar da büyük olasılıkla şehir hastanelerinin yolunu tutacaklar, ben 4 yıldır mutlu olmanın yolunu bulamadım bu konu daha çok uzar, bir şekilde kendinizi kurtarmanın yolunu bulun. Başlıkta bahsettiğim kafes işte böyle bir şey. Ben bu kafesi kırmanın yolunu uzun zamandır hayalini kurduğum akademik ortama geçmekte buldum. Gelirim net olarak %40 azalacak; yavrularımdan, eşimden 6-8 ay belki daha uzun süre ayrı kalacağım. İki yan dal uzmanı olarak 22’şer yıl birikim yaparak alabildiğimiz evimize oturmak kısmet olmayacak. Dedim ya bu fırsat olmasaydı daha ne kadar bu şekilde çalışabilirdim bilmiyorum. Dışardan bakınca akıl karı gibi görünmüyor, bazan akşamları ne için diyorum, bu kadar çabaladın alıştın da devam et, değer mi? İnsanlar üniversiteden kaçarken sen tersine gidiyorsun, sonra sabah oluyor iki saat içinde tükendiğimi hissediyorum.

Neyle karşılaşacağımı bilmiyorum, acaba hala öğrenme isteğiyle tutuşan, kendini geliştirme derdinde asistanlarım olacak mı? Yoksa onlar da gelecek kaygısı hatta geçim sıkıntısı içinde bunalmış halde günü geçirmek derdindeler mi? Acaba hala gözleri parıldayan, yaptığı işten mutluluk duyan en az bir kişiyle de olsa karşılaşabilecek miyim? Uzun zamandır tasarladığım projelerimi, eğitim planlarımı gerçekleştirebilecek miyim? Sürekli öğrenme ve öğretme isteğim tekrar canlanacak mı?


Hayırlısı Allah utandırmasın diyelim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kolloid sıvıları hangi hastalarda tercih etmeliyim?

Sıvı Tedavisinde Hangi Hastaya Hangi Sıvı?

SEDOANALJEZİ VE KAS GEVŞEMESİ DOZLAR

CPR / Kardiyopulmoner Resüsitasyonda Önemli Noktalar

Sedasyon, Analjezi ve Kas Gevşemesi

APRV modunu kullanıyor musunuz?

“Dünyanın yanacağı senden belliydi çocuk. Dünya yanıyor aheste aheste. Hem de çocukları öldürmeyen bir virüsle…”